Dinler, çoğu zaman evrensel hakikat iddiasıyla ortaya çıkarlar. Ancak bu evrensellik söyleminin arkasında çok güçlü bir yerel kültür ve coğrafya yatar. Aslında her din, doğduğu toprağın kokusunu, havasını, mevsimlerini ve korkularını taşır. Bu, sadece İslam için değil, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi diğer tektanrılı dinler için de geçerlidir.
Kudüs merkezli semavi dinlerde “çöl kültürü” baskındır. Kuraklık, susuzluk, güneşin yakıcılığı, gölgeye duyulan özlem… Bunların hepsi sadece coğrafi değil, aynı zamanda ruhsal ve sembolik anlamlar kazanır.
Örneğin: Cehennem, çoğu zaman ateş, alev, kavurucu sıcaklık ile tasvir edilir.
Cennet, gölgelik, serinlik, meyveler, su kaynakları ile betimlenir.
Hz. Musa’nın “çölde kırk yıl” dolaşması, çölün arınma ve sınanma mekânı oluşu.
Hz. İsa’nın çölde kırk gün oruç tutarak ruhsal bir dönüşüm yaşaması.
Peki ya bu dinler farklı iklimlerde ortaya çıksaydı?
Bu noktada ilginç ve düşündürücü bir soruyla karşı karşıyayız:
“Eğer İslam kutuplarda inseydi, cehennem sıcak mı olurdu, yoksa soğuk mu?”
Bu soru, sadece mecazi değil, aynı zamanda çok derin bir kültürel eleştiriyi içinde barındırıyor. Çünkü kutup bölgelerinde yaşayan insanlar için asıl tehdit soğuktur, donmaktır. Hayat orada ateşle değil, ısıyla, sıcaklıkla mümkün kılınır. Belki de böyle bir kültürde cehennem “donmak”, “hareketsizlik”, “sonsuz beyazlık” gibi imgelerle tasvir edilirdi. “Cehennemin dondurucu yalnızlığı” gibi…
Benzer şekilde cennet de, karanlık gecelerden sonra gelen güneşli bir gün, ılık bir yaz mevsimi ya da eriyen karların oluşturduğu nehirler olurdu belki.
Bu tür sorular, sadece hayal gücünü değil, inançların kültürle nasıl yoğrulduğunu anlamamıza da katkı sağlar. Çünkü dinler insan eliyle anlaşılır, yorumlanır ve yaşanır; bu da onları ister istemez insan kültürüne bağımlı kılar.