Yazar: mehmeteminozdemir@outlook.com.tr

  • Yalnızlık

    Bir esinti…
    Dalında titreyen bir yaprak.

    Uzaklardan gelen
    uğultulu otomobil sesleri.

    Karadan mahşere çalan
    kapkaranlık bir gökyüzü.

    Söyle yalnızlık,
    sen de kimsin?

    İçime seslenişlerim mi,
    yoksa dışarıya
    tıkalı kulaklarım mı?

    İlginçtir mesela—
    insan gibi değiller.

    Küçüldükçe yalnızlaşır tohumlar,
    ama büyüdükçe çoğalırlar,
    biri bin ederler.

    İnsanoğluysa
    tam tersi…

    Büyüdükçe dallanır,
    budaklanır, evet.
    Ama büyüdükçe küçülür.

    O yüzlerce, binlerce daldan
    birine oturur,
    orada bekler öyle.

    Elleri…
    umutsuz.

  • Sen

    Ne rüzgâr,
    ne toprak,
    ne çamur…
    dinlemezsin.

    Bitersin dağın yamacında,
    yönelirsin güneşine.
    Doğrulur, boylanır,
    güzelleşir,
    güzelleştirirsin.

    Etrafında hep güzel sen.
    En güzel sen.

    Aman…
    sen hep dimdik,
    hep çiçek açmış,
    hep üstüme titrerken—
    hep mi hep sen?

    İnceden ince…
    özlemin, özlem, özlem…
    Gözlerin yeşil, yeşil…

    Ellerin—
    ufacık parmakların,
    öpücük öpücük.

    Sen,
    düşüncelerimin kraliçesi,
    gerçek olmayan dünyamın
    en gerçek aktörü.

    Şüphesiz…
    hayaller ne güzel seninle,
    gerçekleşemeyenler hariç.

    Çünkü…
    gerçekleşirse
    hayal olmaz ki zaten.

  • Ey Gönül

    Ey gönül…
    Ey gönül…
    Yaktın beni kor kor.

    Hani zaman?
    Hani sevgi?
    Hani aşkın o izafiliği?

    Zaman sanki
    geriye akmış…
    Unutmak isterken
    daha da artmış.

    Sevgi tohumları
    filizlenmiş içimde.

    Yaşam saksımda
    yer kalmadı gülüm…

    Çek köklerini,
    eşsiz ellerini
    üstümden.

    Ya toprak ekle üstüme,
    ya da
    yan dibimde
    kül ol benimle.

    İnanmam…
    Unutamam…

    Bir kanser hücresi gibi
    gençleşiyorsun yüreğimde.

    Söküp atmak mümkün değil—
    kaplamışsın,
    bütünleşmişsin.

    Ben sen olmuşum.

    Sen derim,
    başka bir şey demem.

  • Bir Yıldız, Bir Dilek, Ve Bir Sen

    Bir yıldız,
    Bir dilek,
    Ve bir sen…

    Yanaklarından süzülen yaş,
    Bir elmas gibi par­larsa,
    İki büklüm bakışlarından
    Akarsa damla damla,
    Dalarsan öyle
    Derin derin…

    Bil ki,
    Ellerinde hayatın,
    Açar sonsuzluğa…
    Filizlenir gökyüzüne…

    Ve
    Tenine sinmiştir yaşam.
    Narince… mis kokularla
    Kokladıkça…

    Umut,
    Saçlarından süzülür yıldızlarca
    Bir tane tutsam düşenlerden…
    Bir yıldız
    Bir dilek
    Ve bir sen…

  • Bir Gün Biri Varmış

    Bir gün biri varmış,
    yalanı hiç sevmezmiş.
    Ama çok çalışırmış,
    durmadan, yorulmadan…

    Çalışkanmış.

    Gel zamanmış,
    git zamanmış…

    Önce elini toprağa,
    sonra yüzüne sürermiş.
    Sonra da,
    “elini kirlettin” diye
    kendine kızarmış.

    Yaparmış, edermiş…
    Sonra yine
    kendine kızarmış.

    Kimmiş, neymiş
    bilinmezmiş.

    Belki de…

    hiç yaşanmamış aşkların,
    hiç açılmamış şarapların
    tadıymış.

  • Yollar

    Yollar,
    yollar tozlu…
    İzler var, tozdan izler.

    Kimi düz,
    kimi tersine dönmüş,
    kimi yarım kalmış.

    Yatay olanlar var mesela,
    kararsızlar…
    ne ileri, ne geri.

    Sence,
    neler bırakılır geride?

    Dostluklar kalır mı mesela,
    yoksa onlar da
    rüzgârla savrulan izler gibi
    silinir mi?

    Anılar…
    olaylar…
    güzellikler, kırgınlıklar,
    küskünlükler…

    Yeşerir mi yeniden
    bir filiz gibi,
    yoksa onlar da
    çürür mü
    tarihin karanlık dehlizlerinde?

    Nedir baki olan?

    Sevgi mi,
    saygı mı,
    yoksa bir anlık hatırlanış mı
    bir yabancının zihninde?

    Değil dört sene,
    dört yüz sene sonra…

    kim kalır geride?

  • Yoksa

    Rüzgar esiyor
    Nisan rüzgarı…
    Saçlarına deymiş sanki
    Sen kokuyor yavrum
    Yavru ceylanım.
    Yakınlarda mısın yoksa ?

    Yoksa…
    Sen bana benden yakınsın,
    Şah damarımdan,
    Daha yakın.
    Her nefesimde
    Ciğerlerimden de yakın

  • Ümit

    Sahi neydi ümit
    Kaldırım taşı mı ?
    Sonu ümitsizlik olan yolun.

    Ümit biz miyiz ?
    Biz isek eğer,
    Yeşerecek mi bozkır yaşamlarımızda.

    Şükür müdür acep ?
    En kötüsünü düşünüp,
    yavaş,yavaş
    elini çekmek herşeyden.

    Buldum!
    Bizler;
    Seyredilen bir film,
    Ve hatta
    Bilindik bir son

    Ne acı dimi
    Hani tanrısıydı insan kendisinin
    böylesine acizlik yazmazdı kitabında

    Eskiden pek korkardım,
    Ya bende standartlaşırsam diye.
    İnsan marketlerinde bir ürün olup,
    Paketlenip rafa konursam diye.

    Dört duvar içinde
    Yemeğim aşım var ama,
    Sussuzluk mu? özgürlük mü yavrum ?

    Alışmaktan korkmak kadar,
    Hiç birşeyden korkmadım ki ben.
    Sonuçta benim Mehmet
    Her dem yeşildi hani
    Mehmet’in menekşesi…

  • Yavrum

    Yavrum,
    Hani hüzün ekeriz ya gönül tarlasına,
    Dert yeşerir ya içimizde,
    Köklenir yürekte,
    Parçalar bedeni,
    Çıkar ortaya,
    Biçeriz ya tane tane,
    Kanlı kanlı.

    İşte onlardır,
    Onlardır ki,
    Yaşamın suali;
    Gerçekler.
    Gerçekse eğer,
    Kabul edilir, inatlaşılmaz.

    Çekilip bir kenara,
    Sigaralar sayılır kutusundan,
    Çekilir içinden bir tanesi,
    Hazmedilir duman,
    Fazlaca, katranca…

    Ve,

    Uzanır ellerimiz yukarıya,
    Umut dolu,
    Bom boş ellerimizde;
    Kaymasın, tut yavrum.

    Doludur ellerimiz, ağırdır,
    Terletir, taşıyamayız.

    İşte o terimiz;
    Tanrı paklığında,
    Ana sütü kirli kalır yanında.

  • Bella Paix’ta Bir Duvarda Hacın Gölgesi

    Kıbrıs’ın Girne bölgesinde yer alan Bella Paix Manastırı (Bellapais), sadece tarihi ve dini anlamıyla değil, aynı zamanda doğayla iç içe geçmiş konumuyla da insanı büyüleyen bir yer. İlk bakışta gotik mimarinin etkileyici izlerini taşıyan bu yapı, zaman içinde bir Katolik manastırından Ortodoks kilisesine dönüşmüş. Bu geçiş, yapının her taşında ve detayında hissediliyor.

    Manastıra girişte daha adımınızı attığınız anda sizi karşılayan portakal ağaçları, yerin sadece ruhani değil, aynı zamanda pastoral bir huzur alanı olduğunu gösteriyor. Dallarından sarkan portakallar, yapraklarının arasında hafifçe salınıyor; hem mis gibi bir koku hem de sade bir estetik sunuyor. Bu küçük ama dokunaklı detay, doğanın da bu kutsal alanla bütünleştiğini gösteriyor.

    Bahçeden içeri girdiğinizde, sizi tarihî taş duvarlar ve ikonalar karşılıyor. İç mekânda gözümüze çarpan ahşap düzenekler ise bir ziyaretçiyi zamanın ötesine taşıyacak kadar güçlü semboller barındırıyor. Rehberimiz, bu düzeneklerin gençler ve yaşlılar için farklı işlevleri olduğunu anlattığında çok etkilendim.

    Genç ziyaretçiler, bu ahşap kolluklara kollarını koyarak haç şeklinde duruyorlar. Bu duruş, İsa’nın çarmıhta çektiği acıyı sembolik olarak yaşatıyor. Birkaç dakika bu pozisyonda kalmak, acıyı bedenle hissetmenin bir yolu gibi. Bu fiziksel duruş, aynı zamanda bir içsel disiplin, bir adanmışlık deneyimi.

    Yaşlılar içinse daha farklı bir yaklaşım var: ahşap oturağa oturarak bu kutsal mekânla temas kuruyorlar. Bu da bedenin değil, artık ruhun tefekkürüne yer açan bir anlayışın göstergesi.

    İç mekânda bulunan ikonalar da göz kamaştırıcı. Özellikle Meryem Ana ve İsa figürleri, Ortodoks ikonografisinin klasik öğeleriyle bezenmiş. Altın varaklı yüzlerdeki ifade, sadece estetik değil, ruhani bir yankı da taşıyor.

    Arkadaşım Hristiyan olduğu için bu mekânda daha içsel bir bağ kurarken, ben farklı bir inançtan gelen biri olarak yine de o atmosferin etkisini derinden hissettim. Sessizlik, taşlar, ikonalar, doğa ve semboller… Hepsi bir bütün hâlinde zihnime kazındı.

    Bella Paix, bir yapıdan fazlasıydı benim için. İnancın, tarihin, doğanın ve insanın buluştuğu, zamanın askıya alındığı bir yerdi.